1 Ağustos 2010 Pazar

Remember Me (2010)

(2. bir uyarıya kadar filmin tadını kaçıracak bir spoiler içermemektedir.)

"Eğer beni duyabilseydin, parmak izlerimizin dokunduğumuz hayatlardan kaybolmadığını söylerdim."


Geçmişin gölgesi gelecekteki ilişkilerimizi etkiler mi? Başımıza gelen kötü olaylardan ders alırda mı değişiriz? Yoksa sadece değişmemiz gerektiği için mi değişmişizdir? “Remember Me/Beni Unutma” da insanların değişmek için neleri beklediğini, zamanlamanın, daha doğrusu akan zamanın değişimlerin gelecekteki ilişkilerine ne denli etki ettiğini güzel bir biçimde vurguluyor.


Filme başlarken keyifli, hafif tempoda giden, alelade romantik komedi bir film bekliyordum karşımda fakat daha ilk sahnesinden durumun böyle olmadığını anlamıştım. Film metro istasyonunda kızı ile oynayan bir kadının gaspçılar tarafından öldürülmesi ile başlıyor ve daha sonra uzun süre bu olaya başlı bir konu gelişmemekle birlikte Tyler’ın (Robert Pattinson) sıradan görünümlü yaşantısında buluyoruz kendimizi. Sabah uyanınca sigara içtiği yangın merdiveni, dağınık odası, uçarı ev arkadaşı ve filmde ki baskın karakterlerden olan babası Charles (Pierce Brosnan) ile 11 yaşındaki kız kardeşi Caitlyn (Alyssa Craig) ile tanışıyoruz. Charles çocuklarına karşı ilgisiz davranan, iş hayatında olduğu gibi ailesine karşıda sert tavırlar sergileyen, etrafındaki insanlara 2 basamak üstten bakan zengin bir iş adamıdır. Tyler yıllar önce abisinin kendini asarak intihar etmesinin sebebi olarak babasının bu ilgisizliği ve baskıcılığını görmektedir. Bu sebeple aralarında daima süregelen bir çekişme söz konusudur. Babasının varlığı ile çok rahat bir hayat sürebilecek iken kendisini idame ettirmek istemekte ve babasından gelecek en ufak maddi desteği bile kabul etmemektedir.


Charles çocuklarına karşı ilgisiz davranan, iş hayatında olduğu gibi ailesine karşıda sert tavırlar sergileyen, etrafındaki insanlara 2 basamak üstten bakan zengin bir iş adamıdır. Tyler yıllar önce abisinin kendini asarak intihar etmesinin sebebi olarak babasının bu ilgisizliği ve baskıcılığını görmektedir. Bu sebeple aralarında daima süregelen bir çekişme söz konusudur. Babasının varlığı ile çok rahat bir hayat sürebilecek iken kendisini idame ettirmek istemekte ve babasından gelecek en ufak maddi desteği bile kabul etmemektedir.

Filmdeki esas kızımız ise Ally (Emilie de Ravin) dir. Henüz 11 yaşında iken metroda annesinin öldürülmesine tanık olmuş, baskıcı olmasa da her şeyin kontrolü altında olmasını isteyen polis memuru babası Neil (Chris Cooper) ile hayatını sürdürmektedir. Bu iki ailenin kesişmesi bir gün bir sokak kavgasına karışan, daha doğrusu güçsüz ve haklı olanı korumaya çalışan Tyler’ı biraz pataklaması ve 1 gece nezarette tutması ile gerçekleşir. Daha sonra tesadüfen olmayan bir şekilde Tyler ile Ally tanışırlar. Bu tanışma Tyler’ın ev arkadaşının verdiği büyük gaz ile olsa da beklenen, olmazsa olmaz olur ve Ally ile Tyler birbirlerine aşık olurlar.

İki gencin aşkını anlatıyor görünse de aile bireyleri arasındaki ilişkiyi de orta ölçekte konu eden bir film Remember me. Her karakterin kendi hayatlarına dair farklı isteklerinin olması farklı hayatları aynı film içinde inceleyebilmemizi sağlıyor. Tyler’ın ev arkadaşı Aidan’ın seks ve alkole düşkünlüğünün altında yatan salt mutluluğu arama çabası, Charles’ın yaşanılan büyük acılara rağmen dik durmak istemesinin altında yatan güçlü olma çabası. -ki filmdeki büyük olaydan sonra bile araba başında gücünü toplamaya çalışıyor.- Yazıda çok bahsetmesem de filmde önemli bir yan karakter olan Tyler’ın kız kardeşi Alyssa’nın gergin aile ortamından etkilenişi ve okuldaki arkadaşları ile yaşadığı sorunlar. Karısı öldürülmüş bir polis olan Neil’in çaresizlik ile olan savaşı ve bir daha çaresiz kalmamak için her şeyi kontrol altında tutmak istemesi gibi filmde iki kişinin aşkı dışında farklı karakterlerinde psikolojik durumlarını sahne sahne yansıtıyorlar. Bu durum konu bütünlüğü açısından çok sağlıklı olmasa da anlatılan olayların dikkat çekici olması ile durumu kurtarıyor.

Filmde Pierce Brosnan canlandırdığı karakter izleyiciye hangi duyguyu tattırması gerekiyorsa bunu başarı ile yapıyor. Bazen burnu büyük tavırları ile kendisinden nefret ettiren, oğlunun toplantı salonuna yaptığı sert girişteki sahnesi ile tabiri yerinde ise yürek dağlayan, son sahnelerde karakterin gösterdiği değişimi izleyiciye çok iyi yansıtan bir performans sergilemiş.

Lost’tan da tanıdığımız Emilie de Ravin’i çekici yapan tek şey doğasında bulunan Avustralya aksanı olsa gerek. Fotoğraf çekilecek olsa mükemmel bir konu mankeni olur ama iş süregelen zamanda mimikler ve sesteki tonlama olunca sınıfta kalıyor. Zira Robert Pattinson’da elinde müsait sahneler, dialoglar olmasına rağmen aman aman bir performans sergileyemiyor. Mevcut elinde bulunan karizmatik varlığı ile filmi emekletebiliyor.



FİLMİN SONU İLE İLGİLİ SPOİLER
Filmin 11 Eylül 2001 olayına bağlanması beklenmedik bir son olsa da zaten iki gencin aşkı ile aile içi sorunların arasında kalmış bir filmi üçüncü bir hatta yönlendirmekte ve ana konudan oldukça uzaklaştırmakta. Sonuç yine kaçınılmaz son ile bitse de bunun çok farklı bir biçimde olması filmin genel şablonuna çok daha uyabilecek bir duruş sergileyebilirdi. Verilmek istenen genel mesaj, “ölümün ne zaman nerede karşımıza çıkacağı belli değildir. Her şey yoluna girdi deriz ve… kaçınılmaz son. En iyisi bırak ıvırı zıvırı da anı yaşa” olsa da bunu 11 Eylül’e bağlaması film bittiğinde “Ne alaka lan?” sorusunu akla getirmedi değil, hatta genel konudan bir hayli uzaklaştırdı da diyebiliriz.


Genel olarak sahne sahne çok eğlenceli vakit geçirebileceğiniz bir film Remember me. Fakat konu bütünlüğü ele alındığında oldukça dağınık bir görüntü çizmekte. Romantizm temalı bir film mi? Yoksa aile sorunlarını anlatan bir drama mı? İkileminde sıkışıp kalasına rağmen saate bakmadan izleyebileceğiniz eğlencelik bir film.


Son olarak “Hayatta yaptıklarınız önemsiz olacaktır, önemli olan onları sizin yapmış olmanızdır çünkü bir başkası yapmayacaktır.

30 Temmuz 2010 Cuma

Ezgi'nin Günlüğü ve Getirdikleri



Kıçımta taşlanmış kot pantolon, üzerimde kareli oduncu gömleği jöle ile arkaya yatırılmış saçlarım Avcılar - Bakırköy belediye otobüsünde tanışmıştım onlarla. Tam 10 yıl geçti.. Dile kolay an itibariyle 25,5 yıllık hayatımın kendimi bilmediğim ilk 5 senesini çıkarırsak hemen hemen ömrümün yarısını onları dinleyerek geçirdim. Her dönemimi simgelediler o zamandan sonra. Her anda, hissettiğim hemen hemen her duyguda bir ya da daha fazla parçaları vardı.

Okulda çokda samimi olmadığım bir arkadaşımın walkman'inde bir parçasını dinleyip büyülenmiştim. O dönem çıkarttıkları en son kasetti çalan, "Aşk Yüzünden" di albümün adı, Leyla idi çalan şarkı. Feyza Erenmemiş'in mükemmel sesi şakırdarken belediye otobüsünün gürültüsü çokta sikimizde değildi. Arkadaşım otobüsten inerken kaseti istedim, verdi. Belki önemsiz biriydi ama müzik zevkime, dolayısı ile şekillenmekte olan karakterime büyük etkisi olmuştu. Teşekkür ederek ödenecek bir borç değil bu ya. Yine de ederim, kocaman teşekkür ederim.

Kasetlerinde lokomotif şarkı yoktur onların, şarkılar tek tek kaseti anlatır, bütünü oluşturur Bir adet kaset adını içeren şarkı vardır güzeldir... Listenin 2. sırasındaki şarkı da 3 te 4 te hepsi güzeldir. En azından o zamanın standartlarının üzerinde, günümüz standartlarına göre mükemmeldir.

Son çıkardıkları albüm.. "Eski Arkadaş".. Yine baştan aşağı, sağdan sola, çaprazlama.. Gönül rahatlığı ile shuffle butonuna tıklayıp dinleyebileceğiniz bir albüm. Bu başarının sırrını "Eski Arkadaş"'ın tanıtım yazısında çok güzel anlatıyor "Ezginin Günlüğü".

Bazen biz şarkıları söyleriz, bazen “şarkılar bizi söyler”. İki türlüsü de güzeldir, çünkü birbirimizi hiç kandırmayız; bu ilişki içinde yalana yer yoktur, zaten yalan söylemeye gerek de yoktur. Şarkılar sevgi gibidir, sahtesi çabuk biter, ama güzel olan, uzun dostluklardır, zilini çaldığınız zaman açılacağını bildiğiniz kapılar gibi. Size orda her zaman kıvrılıp yatacağınız bir kanepe, üzerinize örtecek bir battaniye bulunur. Yaldızları hafiften dökülmüş de olsa, çay bardağınız, mutfak dolabında sizi beklemektedir. Tıpkı Eski Arkadaş gibi…
Ve Ezgi'nin Günlüğü'nün en iyi yaptığı şeylerden biri de şiirleri bestelemek..Can Yücel'in dilimize kazandırdığı William Shakespeare'in 66. Sone'si ve Unut Gitsin'ini, Orhan Veli'nin Kumrulu Şiir'i, Nazım Hikmet'in Japon Balıkçısı örneklerden birkaçı. Bestelenen müzikler kadar Hüsnü Arıkan ve eski kadın vokalleri Feyza Erenmemiş ile şimdiki kadın vokal Eylem Atmaca'nın yorumlarındaki kusursuzlukta çok büyük etken.






Ezginin Günlüğü - Unut Gitsin





Bir devrin büyük baskısını şarkılarında hep gördüğümüz, temel insani değerlere dikkat çeken şarkıları,  dinleyici için müziğin sadece bir eğlence değil, dinlence aracı olduğununda resmi olan Ezgi'nin Günlüğü kendi tarihçesini şu sözlerle anlatıyor.

Ezginin Günlüğü, 1982 yılında, İstanbul’da kuruldu. 1980 yılında yapılmış olan askeri darbe yönetiminin baskılarının en yoğun şekilde hissedildiği bu yıllarda, insanların bir araya gelmesi engellendiği için, konser gösteri gibi etkinlikler düzenlemek, bir müzik albümü çıkarmak çok zordu ve bir sürü engelle karşılaşıyordu. Ezginin Günlüğü, bu yıllarda, muhalif bir ses olarak ortaya çıktığı için, bütün bu uygulamalardan nasibini alarak yoluna devam etti. http://www.ezginingunlugu.com.tr/ezginin-gunlugu/index.php/tarihce/

Velhasıl 1980'iyle, Unut Gitsin'iyle, Ebruli'siyle, Mutlu Olmak Varken'iyle, Gemi'siyle.. Her albümünde onlarca güzel şarkısıyla sadece gidilen mekanlarda duyulduğunda "aaa ne güzel şarkı" klasiğiyle değil albümleri alınıp evde tekrar tekrar dinlenmesi gereken bir topluluk.


Son albüm "Eski Arkadaş"'tan Kadıköy isimli parça.

29 Temmuz 2010 Perşembe

Ara Dinkjian "Eskimeyen Şarkıların Bestecisi"


Rüyalardaki şarkıların bestecisi. Ara Dinkjian.. Kendisi için "dünyanın en iyi ud virtüözü" tanımlamasına karşın "Ben dünyanın en iyi Ara Dinkjian’ıyım" cevabını verebilecek kadar mütevazi bir kişilik. Diyarbakır'dan Amerika'ya göçmüş Ermeni bir ailenin çocuğu. Bestelerinde de Doğu coğrafyasının izleri oldukça görülmekte.
Özellikle 90'lı yılların ortalarında gençliklerini yaşayanların çok net bileceği, hatta günümüzde de güncelliğini koruyan bir çok şarkının bestecisi. Ahmet  Kayan'nın Ağladıkça, Sezen Aksu'nun Sarışınım, Vazgeçtim, Son Sardunyalar, gibi günümüzde hala dinlenebilirliğini koruyan bestelerin sahibidir. Ayrıca Burcu Güneş'in seslendirdiği Zorba Aşk  ve yine Sezen Aksu'nun seslendirdiği Hoşgeldin isimli parçalar Ara Dinkjian'ın The Long Goodbye ismindeki bestesi üzerine yazılmış sözler ile oluşmuştur.


Bu unutulmaz bestelerden Vazgeçtim'in ortaya çıkışını Lora Baytar ile yaptığı söyleşide şu şekilde anlatıyor.

Sezen Aksu’yla tanışmadan önce de birbirimizin müziğini biliyorduk. Sezen, Onno’yla, Arto ise Night Ark’ta çalıştığı için grubu tanıyordu. ‘Sarışınım’ı duymuş ve çok beğenmişti. Biz daha tanışmadan önce Aysel Gürel’le söz yazmışlardı. ‘sarışınım’ büyük bir başarı kazanınca Sezen beni aradı ve “Türkiye’ye gel ve bana yeni bir şarkı getir.” dedi. 1990’lardı ve benim Türkiye’ye ilk gelişim olacaktı... buraya gelmeden önce şarkıyı yazmak için bir ayım vardı. ‘sarışınım’ tarzında bir şarkı yazmak istiyordum, ama hiçbir şey gelmiyordu. gelişimden bir gün önce “ne gelirse yaz ara” dedim ve ‘vazgeçtim’ çıktı ortaya.
 Ayrıca Türkiye'den Ömer Faruk Tekbilek, Fahir Atakoğlu, Alpay, Coşkun Sabah, Kibariye, Mine Koşan gibi pek çok şarkıcının da albümlerinde katkıda bulunmuştur.


The Long Goodbye 
(Burcu Güneş - Zorba Aşk & Sezen Aksu - Hoşgeldin) 

Anna Tol' Ya


Picture
(Ahmet Kaya - Ağladıkça)

25 Temmuz 2010 Pazar

Haftanın Getirdikleri 19.07 - 25.07

(Cebeci sahil gün batarken)
 (Cebeci balkon ay doğarken)


  • Avcılar'da yıllar sonra denize girdim. En son, göç almaya başlamadan önce ailecek inmiştik sahile. Tabi güzeldi o zamanlar. Zaten kalabalıktan anladığım kadarı ile Avcılar sahilde denize girmeyen bir tek biz varmışık.
  • Deniz şortunun içinde unutulan don çok rahatsız edici olabiliyormuş.
  • Mahallemizde 1,5 lt Coca Cola Zero bulmak hayal oldu. Yakında 1 lt de kalmayacak. Millet başka birşey içmiyor sanki.
  • Kendimce küçük çaplı bir özlem yaşadım bu hafta. Bitti, geçti.
  • House MD 1. bölümü ile 6. sezonun açılışını yaptım bugün. Hatta ön hazırlık olsun diye 5. sezon son bölümü izlemek için açtım. House'un bir itirafı sonucu (hadi yedirmedim spoileri) bir önceki bölümü hatırlattım kendime, bir de onu izledim. Keyifliydi, özlemişim.
  • Günümün 1.5 saati mail adresime gelen abidik gubidik mailleri temizlemekle geçti.
  • Çok farklı yerlerde, bir çok kez mutfağa girip yemek yapmışlığım vardır ama kendi evimde annem de evde iken ilk defa bu hafta mutfağa beni soktu. Tahminim o ki elinden ameliyat olduğundan dolayı...
  • Dexter 5. sezon fragmanı yayınlandı. Adamı bildiğin psikopata çevirdiler sonunda. Mükemmel bir sezon gelecek gibi. 26 Eylül hedef tarih.
  • Anladım ki güzel klişeler nostalji etkisi yaratıyor, iyi geliyor.
  • Avuç dolusu para varken bir yerden hesabı ödemeden kaçmanın heyecanı çok başka birşeymiş canlar. Eskiden Thief diye bir oyun vardı. Belki daha sonra versiyonları çıkmıştır ama ben sadece ilk versiyonunu oynadım. O oyunda gölgelerden giderek bekçilerin cebinden anahtar alınıyordu, askerler biçaklanıyordu. İnceden, sinsiden, dipten ve derinden o heyecanı yaşatıyordu insana. O oyunda yakaladığım heyecanı yaşadım kaçarken. Ha bir de yakup hayvanının verdiği gaz mükemmeldi. Tuna zıbırının masadan bize bile çaktırmadan kalkışı.
  • Eskiden izlediğim film ya da dizinin görüntü kalitesine çok dikkat ederdim, şimdilerde google da aratıyorum hangi site olursa olsun online izliyorum. Kaşarlanmak böyle birşey mi? Bilemedim...
  • Kendi çapımda Amerika'yı tekrar keşfettim, facebook'ta Ezgi'nin Günlüğü Grubu'nu beğendim. Sanki orada görünmesi şartmış gibi geldi, kime neyse...
  • Fotoğraflar üzerinde oynama yapmak üst düzey yaratıcılık isteyen bir konu olduğuna artık eminim. 1 saat cebelleştikten sonra fotoğrafı sadece siyah & beyaz yapıp bıraktım.  Asi Beşiktaşlı ruhummu tuttu, kafam mı basmadı anlamadım. Aslında anladım da kafamın basmadığını yediremedim kendime bir türlü, neyse geçelim...
  • Dery:  "msn çıktı mertlik bozuldu lan" dedi.
  • Ey vantilatör sen nelere kadirsin!
  • Uzun süredir Sakarya'ya gitmiyordum. Bizim elemanları bulmuşken gecenin bir vakti şair olalım dedik.  Cemal Süreya'nın çakması olduk tek şiirlik bir zaman diliminde.
Yakmıştık sigaralarımızı Yakup'un uyuduğu odada
anlamsız bakışmalarla geçiyordu gecenin sessizliği
kel kafanla gülümserken ağlanacak halimize
göbeğimden akan terlere inat üşüyorduk sessizce

annemin terlikleri ile giderdim markete
keşke yalnız bunun için sevseydim seni...
Tuna & Emre
  •  Yine, yeni, yeniden kır çiçeklerinin hastası oldum!
  • Cebeci'nin gecesi de gündüzüde mükemmel, birinde güneş denize ışık veriyor, diğerinde ay.
  • "This is from mathilda"'yı ve "play it, sam"'i anımsadım bol bol. Tekrarlanma zamanı gelen filmler gün ışığına çıkıyor ufaktan.

22 Temmuz 2010 Perşembe

Sakarya - Cebeci arası, çok öncesi ve sırası



 (Kefken Adası)

"Dokunsalar ağlarım" ile "Laf etseler parlarım" arasındaki uçurumda gidip geldiğim bir günde. Sakarya'dan, Cebeci'ye doğru yola çıkmak üzere Kuzey Terminali denilen göt içi büyüklüğündeki yapıya girdim ve Cebeci arabalarını bulmam hiçte zor olmamıştı.

Leş gibi terlemiş gömleğim, üzerimde durmaktan yapışmış şortumdan buram buram yüzüme vuran apiş arası kokusu, kesmemenin verdiği mutluluk eşliğinde bir haftalık sakalım ve yere konmaktan toz toprak içinde kalmış çantamla minibüsün en ön koltuğuna kurulmuştum. Görüntüden olsa gerek yanıma oturan olmamıştı. Öyle ki güzel bayanları geçtim orta yaştaki amcalar bile göz ucu ile baktıktan sonra aracın arkasına geçiyorlardı. Ta ki benim için adını efsaneler listesine yazdıran 1.90 ı aşkın boyu ile o muhterem gelene kadar. Ben ne isem o iki katımdı. En paspal halimle bile kendimi yalova prensi Yunusenyus Emrekus gibi hissediyordum. O derece yani. Hatta onu ilk gördüğümde yanıma oturması için inceden dua eder gibi bir hal takındım. Sanırım kendindisini mükemmel güzellikte hissetmek için çirkin kız arkadaşlar edinen orta güzel hatunlar gibi hissetme ihtiyacım vardı.

Yeşermiş ayaklarına geçirdiği topraklı sandaletler, vucudunda derisi görünmeyecek yoğunluğa ve uzunluğa erişmiş kılları yaklaşık  tahminim 11 ila 13 gün arası yıkanmamanın verdiği sırt yosunlanmasına sebep olmuş, saçlarının bir kısmı kel bir kısmı uzun - yani uzun saçlı kel- hali ile bana bakıp "Kayar mısın?" dedi. Bir an tereddüt etsem de "Ben iniyim siz böyle geçin." cümlesi ağzımdan çıkı verdi. Minibüse binmek isterken kolunu arabanın üst kısmına kaldırması ile maruz kaldığım koku Hitler'in sabunlaştırdığı  Yahudi arkadaşları getirdi aklıma. Erimişti adamın koltukaltı sürtünmenin verdiği ısıdan. Kılların ucu yanmıştı zaten.

1 saat 15 dakika omuz omuza yol gidecektik onunla. Birlikte bir şehri arkamızda bırakacaktık. Batı Anadolumun incisi Karadenizin nadide köylerini geçecek, ayçiçeği tarlalarını izleyecektik yol boyu, çiğdemlerle bezenmiş evlerin balkonlarında selamlayacaktık en nadide çiçekleri, bizden sonra açıp açmayacağını merak edecektik belkide. Hatta ve hatta Karadeniz'de bulunan 3-5 adadan biri olan Kefken Adası'nı patika yolun başından beraber görecek "Aha işte geldik." benzeri cümleleri birbirimize fısıldayacaktık usulca. Kısaca insanların sevgilileri ile romantik anlar yaşadığı güzel bir yolculuğa çıkacaktık, yorulurcasına... Ve ben bunları var olmas sebebi dünyadaki güzelliklerin bir karşı dengesi olduğuna inandığım bu vatandaşla yapacaktım. Sanırım yaptığım öküzlüklerin bir bedeliydi bu, o asi ruhun bir geri dönüşümü, gereksiz laf dinlememelerimin bir izdüşümü, simetrisiydi onun varlığı...

"O adam" ön tarafta şoföre yakın tarafa kurulurken, aracın sürücüsüde yerini almıştı kalkış için.  Ya "o adam"ın yanına oturacaktım, ya da arkada bir yerlere oturup başka insanların "o adam"ı olacaktım. Yaşayacaklarım, yaşadıklarım, şuursuzluklarım, inatlarım... Her seferinde birşeyler kaybetmeme sebep olan ve şu anda karşıma "o adam"ı çıkartan tüm hareketlerim ve sonuçları film şeridi gibi önümden geçiyordu. Şoförden arka kapıyı açmasını istedim ama ön tarafa bindim. Sebebi neydi? Başkalarının "o adam"ı olmak istemeyişim mi? Hiç sanmıyorum. O gibi bir durumda başkalarını düşünmeyecek kadar bencilim. Utanmayacak kadar yüzsüzüm desem yeridir ama yine de demiyorum. Sanırım son öküzlüğümden dolayı kaybettiğim değer biraz karambole geldi, kaybettiğim var olsaydı kazanılacak ömürlük mutluluğu algılayamadım  bu sebeple ağır bir ceza olmamıştı bana.  Kendimi bu şekilde cezalandırdım sanırım. Bilmiyorum. Bilemiyorum.. Ya da bunu bilmek işime gelmiyor. Herşeyin bir sebebi vardı sonuçta. İyinin, kötünün, varlığın, yokluğun.

Ps: Bu arada adam cidden çok keyifli sohbet etti yol boyu. Gözlerimi kapadığımda sanki bir arkadaşım varmış gibi keyifliydi. Büyük ihtimal internet, bilgisayar gibi bileşenlerden haberi olmayan biri ama :p buradan selam olsun Recep Abi'ye. (:

25 Mayıs 2010 Salı

Lost Final Yazısı



Finali izledim. "Hadi buyur ne bu böyle"  gibi tepkiler verenlerdendim. Tıpkı sözlükte alttaki yazıyı okuyana kadar. Artık daha bir keyifli bakıyorum Lost'a, daha bir anlamlı finalde olanlar gözümde, daha bir farklı seviyorum uçan martıları, yüzen balıkları, metrobüsteki mor bereli kızı.. :p

Buyurun efendim.. (:


lost final çözümlemesi

---- büyük resim ----

* aslında ilk zamanlarda adaylık filan yok. o rahatsız kadın sıradan insanları ışıktan uzak tutuyor sadece. ne zaman ki jacob kardeşini o kuyuda öldürüp black smoke'a dönüşmesini sağlıyor işte o zaman başlıyor adaylık işi... işık korunmaya o zaman ihtiyaç duyuyor. jacob da başlıyor adaya adam toplamaya...

* ilk getirilenler black rock ekibi...black smoke tarafından çatır çatır öldürülüyor çoğu. geriye kalıyor ricardo. onu kullanarak jacob'ı öldürmeye çalışıyor mib... bu henüz ilk denemesi ve büyük bir dezavantaja dönüşüyor. jacob richard'ı ikna ederek yardımcısı olmasını sağlıyor. böylece adaya getirdiği insanları mib'e karşı uyarabiliyor.

* black rock'tan kalmış olan bir avuç insan bizim others olarak bildiklerimizi oluşuturuyor. (hatırlarsanız hepsi ingiliz aksanıyla konuşuyordu). richard onlara göz kulak olsun diye jacob tarafından görevlendiriliyor.

* abd askerleri adayı bulur. işığın korunması gerektiğini hatırlıyor jacob ve others'ı askerlerin üzerine salıyor. askerlerden others'a katılanlar oluyor. (bazılarının taşıdığı ordu çakıları vs...)

* dharma adaya gelir...others ile aralarında savaş çıkıyor. sebebi ise; gelişmiş teknolojileriyle ışığın kaynağını bulmaya en yakın olanlar olmaları. hatta buluyorlar da... swan istasyonunu kuruyorlar üstüne(veya yanına). (istasyonun önünden akan küçük suyu hatırlarsınız...)

* richard, jacob; benjamin ise richard tarafından ikna edilerek dharma adadan siliniyor. others çadırda yaşamak yerine dharma'nın yaptığı barakalarda yaşamayı tercih ediyor. bir süre sonra aile hayatı vs şeyler nedeniyle adaya olan görevlerini 2. plana atıyorlar. bu sıralarda da "bir şekilde" çocuk doğurup aile kurmaları engelleniyor. fakat bu others'ı yıldırmıyor jacob'a karşı cephe alıyorlar neredeyse. adaya doğum uzmanı getirerek sorunu düzeltmeye uğraşıyorlar...(hikayenin en kilit kısmı zaten burası)

* oceanic tayfası adaya gelir...jacob, others'a olan inancını yitirdiğinde aklına daha parlak bir fikir geliyor ve geçmişini unutmak isteyen bir avuç yürekli insanı adaya getiriyor. bazılarına da 'süper güçler' bahşediyor. (ölülerle konuşma, geleceği görme...) hatta birisi var ki jacob'ın kim olduğunu bilmezken bile adadan emirler alıp uyguluyor...

* jacob artık others'a yardım etmediği için bu yeni grubu ortadan kaldırabilecek bir planları olmuyor. bizimkiler adada anormal işler döndüğü farkettilerinde ise çoktan adayı terk etmiş oluyorlar. adayı terk edenler ise ne ilginçtir ki en çok ayrılmak isteyenler.

* bir süre sonra aslında hayatlarında dönecek hiçbir şeyleri olmadığını farkedip adaya geri dönmeye çalışıyorlar. yalnız bir kişi hariç... o da kate! sebebi anne olması. jacob tarafından adı çiziliyor güzelin...

* konuya dönersek; adaya dönen ekip 77'ye giderek dharma'nın sonunu hazırlıyor. böylece jack de inanmaya başlıyor... ama bomba patladıktan sonra günümüzde hiçbir şeyin değişmediği farkettiğinde asıl yapması gerekenin bu olmadığını da anlıyor. bizimkiler jacob'ın son kalesi olan temple'a sığınıyorlar... black smoke orayı dağıtıyor...bizimkiler adayı terk etmeye çalışıyorlar... black smoke buna da izin vermiyor.

* jacob yüzünü gösteriyor. onları neden adaya getirdiğini, ne yapmaları gerektiğini bir bir anlatıyor... jack, denilenleri yapıyor. kendisini feda ediyor. yüzyıllar sonra black smoke yok oluyor... böylece adanın kaderi de tamamlanmış oluyor...

---- gelelim karakterlerimize ----

* boone, shannon, libby, ana-lucia, eko, charlie, charlotte, daniel, juliet, sayid, sun, jin ve jack... bu adamlar adada öldüler... locke ve michael ise ada dışında öldü...

* hurley, benjamin, rose ve bernard adada; kate, desmond, sawyer, claire, richard, miles ve lapidus ise adadan kurtularak ömürleri yettiğince yaşadılar...

* eninde sonunda christian shephard'ın da dediği gibi "bazıları jack'ten önce, bazıları ise çok uzun zaman sonra ölüyor" ve flashsideways'te buluşuyorlar. hepsi normalde hayatlarında yaşamayı dilediği gibi yaşıyor... sonunda ise birbirleriyle hasret gideriyorlar... böylece karakterlerimizin kaderi de tamamlanmış oluyor...

- - - - destiny found - - - -

* ada bu insanlara jacop tarafından verilmiş bir şans..yoksa o uçaktan kimsenin kurtulmasına imkan yoktu..jacop hem onları yaşattı, hem ikinci bir imtihan dünyasına girmelerine vesile oldu(ilkini çoğu kaybetmişti), hem de hata yapmış tek koruyucu olarak (kara duman) hatasını telafi etmenin yolunu aradı..

* bir kısmı hemen öldü, bir kısmı sonra öldü, bir kısmı jackle öldü, bir kısmı (kate, sawyer, lapidus. vs. vs. aijira uçağıyla gidenler) yıllar sonra öldü, hurley ve ben de muhtemel yüzyıllar sonra öldü, yerlerine ada koruyucusu olacak yeni birilerini bulduktan sonra..

* fakat flash sidelar da şimdi olayı ve zaman olayı olmadığ için en son hurley ve ben de katılınca desmond birşeyler hatırlamaya başladı..yani hurley ve ben yüzyıllar sonra öldü diye flash sidedakiler de o kadar beklemediler çünkü orda zaman kavramı yoktu..ayrıca flash sidelar eğer ada olmasaydı (sezonun başında batmış gösteriyorlardı) hayatlarının nasıl olacağına dair olabilecekleri görme adına bir şanstı onlar için.. beden ölür ama ruh bakidir. ruh anılarıyla günahlarıyla sevaplarıyla ahirete göçer. işte karakterlerin ruhları ahirette birbirlerini bulmak ve anılarını tazelemek amacıyla ortak bir dünya yarattılar. kendilerini gerçek dünyada olmaktansa hani hepimiz bazen deriz keşke şöyle doğsaydım ya da ikinci kez doğsam şöyle doğmak isterim gibi. işte burada da sawyer bir polis olarak kendini tasarlamış. miles da öyle, faraday ise müzisyen, charlie ise en başından olması gerektiği gibiymiş vs. işte kayıp ruhlar birbirlerini bulabilmek için bir ortak evren yarattılar. tek bir ruh desmond ise onların birbirlerini bulmasına yardımcı oldu ve hepbirlikte finalde buluşup sonsuzluğa gittiler. aslında diziye adını veren lost kayıp ruhları ifade ediyor gibi. esasında dizi tüm dinlerde ortak olan ahiret,ruh ve ölüm sonrasına vurgu yapıyor. nitekim kilisede görünen vitraydaki dini sembollerin anlamı da bu olabilir. nitekim tek camda tüm dinleri ifade eden semboller mevcut.

* özel elaman desmond herkesi toparladı (ruhları), sevenleri buluşturdu ve ışığa (sonsuzluğa, sonsuz güzelliğe) götürdü..kötüler ise (mr. eko, ana lucia, micheal) nereye gitti bilmiyorum, muhtemel adada kalmaya ve seslerini ancak belli zamanlarda fısıltı olarak duyurmaya mahkum oldular..belki zamanın sonunda affedilecekler..bir sürü insanı öldürmüş olan fakat sonrdan iyi olan ve yüzlerce yıl adaya hizmet eden ben gibiler ise ancak binanın girişine kadar gelebildiler fakat içeriye giremediler, ancak adaya da hapsolmadılar..ya da benjamin aslında doğrusunu yaptı..yaptıklarının, işlediği günahların farkına vardı. nitekim dharma halkını katletti. bu yüzden ruhunun cennete girmeye layık olmadığı kanaatini getirerek içeri girmeyi red etti.muhtemel flash sidelarda hafızalarını tekrar kaybedip o hayali dünyayı tekrar tekrar yaşayacaklar.. mesela hurley ana lucia'nın gelip gelmeyeceğini sorduğunda desmond'dan o hazır değil yanıtını alır. işte buradan hareketle de ana lucia'nın cennete layık olmadığı sonucu çıkıyor.

* flash sideın gerçek olmadığının bir kanıtıda john'un senin oğlun yokki demesi jack'e, çok önemli operasyon geçiren john'un hemen ayağa kalkması, karnından vurulan sun'ın çocuğunu kaybetmemesi vs. vs.

* aslında kilisedeki o son buluşma o kadar duygu yüklüydü ki...
biz olayları jack'in gözünden takip ettik 6 sezon boyunca... bizim için kilisedeki olaylar jack'in gözlerini kapatmasıyla başladı. fakat kate'i düşününce jack'e ("seni o kadar özledim ki..." deyişi mesela) veya sawyer'ın juliet ile kavuşması... hugo'nun, adada ona uzun yıllar yardım ettiği için ben'e teşekkürü...

muhtemel açiklamalar seyirciye birakilmiş, ne gibi?

* zaten heykel şudur, ada budur, ada koruyucusu şöyledir, adanın kalbindeki ışığın mahiyeti budur deselerdi, hadi canım, öyle açıklama mı olur, bu ne saçmalık derdi herkes..yani esas itibariyle bu konularda yapacakları her açıklama fanteziye, fantastikliğe kaçacaktı, öyle ki bilim kurguyu bile aşacaktı ve yine kimse tatmin olmayacaktı..

* senaristler de ne demiş, biz karakter odaklı bir dizi çektik ve karakter odaklı bitirdik..yani esas itibariyle ordaki karakterlerin yaşamlarını, iç dünyalarını anlattık, adanın kendisini değil..

* diğer açıklanmayan şeyleri izleyiciye bırakılmış..adanın kendisi insanlara gösterilmemiş bir nevi kutsal mekandır..içindeki ışık kaynaktır. bu kaynaktan herkesde bir parça vardır ki ruhların fani bedenlerinin belli bir süre hayatta kalmasını sağlar..bedenler öldüğünde bedenlerdeki ayrı kalmış ışıklar tekrar kayanağına döner..

* jacop kimdir, kendisinden önce gelen koruyuculardan bu görevi devralmış ve kendisinden sonra birine devredecek olan biridir.(hava bükücüdeki avatarlar gibi). adayı ve ışık kaynağını korumakla görevlidir çünkü bir sebepten dolayı ada tamamen görünmez değil, belli yollarla ulaşılabilir haldedir.bu ışık kaynağı görevini yapabilsin diye koruyuculara özel güçler vermektedir.

* adada ölenler kötüyse ceza olarak oraya sıkışıp kalmaktadır. işık kaynağına direk düşen bir ruh muhtemel kara duman gibi olacaktır, sudan geçemeyen ve insanlığı kalmamış, adaya hapsolmuş..ama ışık bazı kişileri etkilemeyecektir..

* adadaki heykel ve tapınakları muhtemel jacopun emriyle ondan sonra gelen insanlar yapmıştır...heykel mısır mediyetinden birilerinin geldiğine, tapınaktaki mısır hiyerogrilifleri, budizm sembolleri ve diğer semboller farklı inanışlardan insanların sürekli adaya geldiğine ve her seferinde tapınakğa kendilerinden birşeyler kattığını göstermekte..

* tapınaktaki şifalı su muhtemel ışık yüzünden bu güce sahip..tapınağın başındaki japon, bir anlaşmayla jacop tarafından getirilmiş, amaç tapınağı yönetsin, ordaki insanlar başıboş kalmasın..
vs. vs.. yani boşlukta kalan yerleri sen doldurabilirsin..



http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?id=19145996